
FARKINDALIK KÖŞESI
Dijital Çağın Görünmez Salgını: Yalnızlık
Bu çağ bize sınırsız imkanlar sunarken, ironik bir şekilde insanlar ve hatta aileler arasında derin bir yalnızlığın tohumlarını ekiyor. Artık her şey ekranlardan akan soğuk bilgiler ve yapay paylaşımlar üzerinden gerçekleşiyor. Ekrandan birbirimizin hayatını izliyoruz ama birbirimizin gözünün içine bakmıyoruz. Hâl böyle olunca, zihinlerimiz bilgiyle tıka basa dolarken; ruhumuza ve gönlümüze dokunan o zarif incelikler zamanla anlamını yitiyor.
Son yıllarda kişisel gelişim furyasının "özdeğer ve özsaygı" adı altında pompaladığı bazı olumlamalar, ne yazık ki bizleri daha da yalnızlaştırdı. Çünkü bu öğretiyle büyüyen herkes kendini "biricik ve çok değerli" görürken, karşısındaki insanın dünyasının, sınırlarının ve acılarının farklı olabileceğini kabul etmek istemiyor.
En basit insani eylem olan "dinlemek" bile bu yüzden anlamını yitirdi. Normalde bir insanı gerçekten duymak ve onunla duygusal bağ kurmak ruhumuza enerji verirken; sürekli kendi değerine odaklanmış birini dinlemek, onunla sevgi köprüleri kurmayı imkansızlaştırıyor.
Neden mi? Çünkü kendini merkeze koyan insan, sadece kendi düşünce ve duygularının kıymetli olduğuna inanıyor; karşısındakini sadece kendi yankısını duymak için dinliyor. Oysa insanı bu hayatta anlamlı kılan, insanlığını güzelleştiren şey; bir başkasının ruhuna nefes olabilmek, o bağda eriyebilmektir.
Peki, kendi iç huzurumuz adına herkesten uzaklaşmak isterken, hiçbir insanı beğenmezken; aslında herkesten kaçtıkça kendi ellerimizle kazdığımız o en derin kuyulara düşmüyor muyuz? Elbette ruh sağlığımızı korumak için bazı insanlarla mesafeli olmak, iletişimi sınırlamak sağlıklı bir adımdır. Ancak karşımızdakini hemen "narsist" ilan edip, kesin bir yargıyla ilişkileri tamamen koparmak ne kadar sağlıklı? Hele ki o kişi en yakınımız, ailemizden biriyse...
Ne yapmalıyız peki? Her gün saatlerce sosyal medyada vakit geçirdiğimiz gibi, her gün birazcık da olsa empati kurmayı öğrenebiliriz mesela. Zihnimizden geçen her düşüncenin mutlak doğru olmadığını kabul edebiliriz. Belki de karşımızdaki insan gerçekten çok zor bir dönemden geçiyordur ve kendini ifade etmekte zorlanıyordur, olamaz mı? İnsanları etiketleyip hayatımızdan fırlatıp atmadan önce, onların sessiz çığlıklarına da kulak vermek gerekmez mi?

Sosyal Medyada her şeyi
paylaşmak ne kadar sağlıklı?
Bir aile danışmanı olarak sosyal medyayı kullanmanın artık kaçınılmaz olduğunun farkındayım. Çünkü günümüzde insanlara ulaşmanın en etkili yollarından biri dijital platformlardan geçiyor. Bilgi paylaşmak, farkındalık oluşturmak ve insanlara dokunabilmek adına sosyal medya önemli bir araç.
Ancak son yıllarda dikkatimi çeken ve üzerinde sıkça düşündüğüm bir konu var.
İnsanlar artık hayatlarının neredeyse her anını sosyal medyada paylaşır hâle geldi. Keşfet sayfasını açtığımızda; sürekli telefon kamerasını karşısına alıp yaşadıklarını anlatan, en özel anlarını, aile içi sorunlarını, ilişkilerini, ayrılıklarını, sevinçlerini ve hayal kırıklıklarını milyonlarca insanın önüne seren içeriklerle karşılaşıyoruz.
Bu noktada kendime şu soruyu soruyorum:
Bu paylaşımların amacı gerçekten ne? İnsanlar neden hayatlarının her ayrıntısını görünür kılma ihtiyacı hissediyor?
Elbette burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yaşadığı büyük bir acıyı, verdiği yaşam mücadelesini ya da başkalarına umut olabilecek bir deneyimi paylaşan insanları bu düşüncenin dışında tutuyorum. Örneğin Hatay depreminde bacağını kaybetmesine rağmen yeniden hayata tutunma mücadelesini paylaşan bir insanın hikâyesi; ilham verir, umut olur ve toplumsal farkındalık oluşturur.
Benim sözünü ettiğim ise bambaşka bir durum…
Boşanma süreçlerinin, aile içindeki tartışmaların, çocukların mahremiyetinin, ev taşımaların, özel anların ve hatta sırf etkileşim uğruna üretilen yapay içeriklerin sürekli gözler önüne serilmesi…
Bunun bir başka boyutu daha var.
Bugün çocuklarımızın ve gençlerimizin sosyal medya bağımlılığından yakınıyoruz. Sürekli telefon kullandıklarını, ekranlardan kopamadıklarını söylüyoruz. Fakat zaman zaman düşünüyorum ki; belki de bu bağımlılığı en çok yaşayanlar yetişkinler.
Çocuklar sadece bizim söylediklerimizi değil, yaşama biçimimizi de örnek alırlar. Sürekli görünür olma çabası, beğeni alma isteği ve her anı paylaşma alışkanlığı; gençlerin yetişkinlere bakışını da etkileyebilir. Bu durum, bazı gençlerin yetişkinleri daha az ciddiye almalarına ve onlara duydukları güvenin zedelenmesine katkıda bulunabilir.
Bence artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Gerçekten paylaşmamız gereken şey nedir? Bilgi mi, değer mi, yoksa sadece görünür olma isteği mi?
Bilginin adeta bir çöplüğe dönüştüğü bu çağda, aklımızı, ruhumuzu ve kalbimizi besleyecek kitapları, derin sohbetleri ve nitelikli bilgileri giderek daha az önemser olduk. Parmaklarımızın ucuyla durmaksızın yukarı kaydırdığımız ekranlar, bizi çoğu zaman yüzeysel bir algı dünyasına hapsediyor.
Teknoloji elbette hayatımızı kolaylaştıran büyük bir nimet. Ancak onu bilinçli kullanmadığımızda, bizi birbirimize yaklaştırmak yerine iç dünyamızdan ve gerçek ilişkilerimizden uzaklaştırabiliyor.
Belki de artık asıl sormamız gereken soru şu:
Sosyal medyayı biz mi yönetiyoruz, yoksa sosyal medya mı bizi yönetiyor?